Ben güçlü bir Türkiye hayal ediyorum. Kurumları çalışan, sınırlarını koruyan, bilim üreten, gençlerini başka ülkelerin hayallerine göndermek zorunda kalmayan bir Türkiye.
Fakat güçlü devlet ile sınırsız idare aynı şey değildir.
Bir memurun karşısında, bir sanığın karşısında, küçük bir esnafın veya hakkını arayan yurttaşın karşısında bütün araçları elinde bulunduran zaten devlettir. Hukuk, bu gücü yok etmek için değil meşru kılmak için vardır. Yetkinin sınırı çizilmediğinde devlet büyümez; keyfilik büyür. Keyfilik ise kısa vadede korku, uzun vadede kurumsal çürüme üretir.
Vatanperverlik, idarenin yaptığı her işlemi savunmak değildir. Devlet ile o gün görev yapan kişileri birbirinden ayırabilmektir. Bir hukuksuzluğa itiraz ederken devlete değil, devleti zayıflatan keyfîliğe karşı çıkarsınız.
Cumhuriyet yalnız bir yönetim şekli değildir. Makamın kişiden büyük, kanunun makamdan büyük olduğu iddiasıdır. Bu iddiayı kaybedersek elimizde bayraklar, binalar ve törenler kalabilir; fakat yurttaşlık duygusu zayıflar.
Hayalim, vatandaşın kapısında ürktüğü değil güvendiği bir kamu düzenidir. Hata yaptığında özür dileyebilen, kararını gerekçelendiren, mahkeme kararını gecikmeden uygulayan ve liyakatli insanı görüşünden önce gören bir devlet… Böyle bir devlet daha yumuşak değil, daha kudretlidir. Çünkü gücünü korkudan değil meşruiyetten alır.
Türkiye'nin yeni yüzyılında ihtiyacımız olan şey daha az devlet değildir. Daha çok hukukla çalışan devlettir.